Volkanik bir tepenin üzerine kurulan Kef Kalesi, konumuyla Adilcevaz’ı, Malazgirt Ovası’nı ve Van Gölü’nü geniş bir açıdan görebiliyor. Bu stratejik yerleşim, Urartu Kralı II. Rusa döneminde inşa edilen kalenin bölge üzerindeki askerî ve siyasi önemini açık biçimde ortaya koyuyor.
Kültür ve Turizm Bakanlığının izni ve desteğiyle yürütülen kazılara, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Coşkun başkanlık ediyor. Uzman ekip, büyük bir deprem ve ardından çıkan yangın sonucu ciddi ölçüde zarar gördüğü belirlenen yapının mimari planını yeniden ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Sekiz taşıyıcı sütunlu görkemli salon
Geçen yıl gerçekleştirilen kazılarda, büyük bir salon içerisinde sekiz fil ayağı olarak adlandırılan taşıyıcı sütun ortaya çıkarılmıştı. Bu yılki çalışmalar ise salonun taban seviyesinin temizlenmesi ve yapıyla bağlantılı odaların incelenmesi üzerine yoğunlaştırıldı.
Kazılar sırasında salonun yanında bir depo alanı ile bu bölüme bitişik olduğu değerlendirilen bir mutfak yapısı gün yüzüne çıkarıldı. Bu mekânlar, kalede yaşayanların gündelik hayatına ve yapı içerisindeki iş bölümüne ilişkin önemli ipuçları sunuyor.
Seramik parçaları, boncuklar, kül tabakaları ve çeşitli küçük buluntular, alanın nasıl kullanıldığına dair araştırmacılara yeni veriler sağlıyor. Bazı seramiklerin üzerinde bulunan işaretler ve çivi yazıları da uzmanlar tarafından inceleniyor.
Deprem ve yangının bıraktığı izler
Kazı ekibinin tespitlerine göre Kef Kalesi, büyük bir depremin ardından çıkan yangın nedeniyle kullanım dışı kaldı. Yapı içerisinde bulunan yoğun kül tabakaları ve tahribat izleri, kalenin son dönemlerine ilişkin çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor.
Bu doğal afetin yalnızca mimari yapıyı değil, dönemin günlük yaşamını da aniden sona erdirdiği düşünülüyor. Toprak altında korunan kalıntılar ise yüzyıllar sonra Urartu yaşamına dair ayrıntıların yeniden okunmasını sağlıyor.
Askerî kaleden daha fazlası
Kef Kalesi’nin yüksek konumu ve güçlü mimarisi, yapının askerî ve idari amaçlarla kullanıldığını düşündürüyor. Ancak kazılarda ortaya çıkarılan salon, boncuklar, işaretli seramikler ve yapının düzeni, kalenin dinsel bir işleve de sahip olabileceği ihtimalini güçlendiriyor.
Doç. Dr. İsmail Coşkun, elde edilen verilerin burada çeşitli dinsel törenlerin gerçekleştirilmiş olabileceğine işaret ettiğini belirtiyor. Bu değerlendirme, Kef Kalesi’nin Urartu dünyasındaki yerini yeniden yorumlamayı gerekli kılıyor.
Kale, bu yönüyle yalnızca askerlerin ve yöneticilerin bulunduğu bir merkez değil; inanç, ritüel ve toplumsal yaşamın da iç içe geçtiği önemli bir yerleşim olarak öne çıkıyor.
Farklı disiplinler aynı geçmişin izinde
Kazı çalışmalarında yalnızca arkeologlar görev yapmıyor. Jeologlar, sanat tarihçileri, antropologlar, siyaset bilimciler, felsefeciler ve din tarihçileri de elde edilen buluntuların değerlendirilmesine katkı sağlıyor.
Bu çok disiplinli yaklaşım, kalenin mimari yapısından inanç sistemine, toplumsal düzeninden doğal afet geçmişine kadar farklı yönleriyle incelenmesine imkân tanıyor.
Özellikle seramikler üzerindeki çivi yazılarının çözülmesi, kalenin kullanım amacı ve Urartu yönetim sistemi hakkında yeni bilgilere ulaşılmasını sağlayabilir.
Türkiye’nin en yüksek rakımlı kazı alanlarından biri
Yaklaşık 2 bin 300 metre yükseklikteki Kef Kalesi, Türkiye’de arkeolojik kazıların sürdürüldüğü en yüksek rakımlı alanlardan biri olarak dikkat çekiyor. Zorlu iklim ve arazi koşullarına rağmen devam eden çalışmalar, Urartu uygarlığının Doğu Anadolu’daki etkisini daha ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.
Her yeni buluntu, Bitlis’in ve Adilcevaz’ın tarihsel önemini güçlendirirken, bölgenin kültürel mirasının gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkı sağlıyor.
Süphan Dağı’nın eteklerinde yüzyıllardır sessizliğini koruyan Kef Kalesi, taşları, seramikleri ve kül tabakalarıyla Urartu’nun bilinmeyen hikâyelerini anlatmaya devam ediyor.
#KefKalesi #Urartu #Bitlis #Arkeoloji #KültürelMiras



